8 Nisan 2006 Cumartesi

Zeytinyağlı Enginar


Geçen hafta sonu Zekeriyaköy tarafına giderken yolda kamyon içinde satılan enginarları görünce kısa bir süre duraklayıp senenin ilk enginarlarını aldık.
Arkadaşım Bengü çok güzel enginar pişirir. Hem de düdüklüde. Tarifi de bellidir. Yani enginarlar öyle çok kılçıklı falan değilse lezzet pek şaşmaz. Ben de senenin ilk enginarlarını Bengü'nün tarifi ile pişirdim. Sonuç harika oldu.
Tefal'in "clipso" marka düdüklü tenceresini kullanıyorum. Buna göre 1. derecede 6 dakika (harlı ateşte tısslatıp orta ateşe getirdikten sonra) pişirdim ve son 2 dakikasında da kapağını açmadan altı kapalı olarak beklettim. İdeal sonuç aldım. Enginar çok yararlı bir sebze olmasının aynı sıra, sunuşu da bir o kadar şık. Davet yemeklerimin vazgeçilmezlerinden. İşte tarif...

Malzemeler

6 adet enginar
1 büyük patates ve 2 körpe havuç (küp küp doğranmış)
1 çay bardağı bezelye
1 limon suyu (Sulu bir limon ise yarısı yeter)
2 tepeleme tatlı kaşığı toz şeker
1,5 silme tatlı kaşığı tuz
1 büyük çay bardağından 1 parmak az (ajda bardak) zeytinyağı
Yarım ajda bardaktan 1 parmak fazla su

Yapılışı

Düdüklü tencerenin en altına enginarları dizin. Patates havuç ve bezelyeyi üstüne serpin ve diğer malzemeleri ekleyin. Kapağını kapatıp, 1. derecede, harlı ateşte, pim çıktıktan sonra orta ateşe getirerek 6 dakika pişirip altını kapatın. 2 dakika da bırakın dinlensin.
Daha sonra kapaklı bir borcama servise hazırlayın.
Afiyet olsun... Posted by Picasa

Enginara bir not: Enginarlar ilk çıktığında körpe oluyorlar ve 6 dakika pişirmek yeterli oluyor. Ancak birkaç hafta sonra aldığım enginarları mutlaka 8 dakika pişiriyorum. Ölçülerde de ufak bir değişiklik yaptım. Sonuç her defasında mükemmel.
Bahar geldi sonunda... Yol boyunca açan papatyalar Ege'de kırları beyaza boyamıştı... Posted by Picasa

7 Nisan 2006 Cuma

Çorba yaptım tavuk suyuna; "Şehriye Çorbası"

Hani bazen canınız fena halde sıcak bir çorba çeker ya, geçen gün eve geldiğimde kendimi mutfakta buldum. Tire'nin pazarındaki köylülerden aldığım tereyağı vardı ya... İşte onu kullandım bu çorbada.
Evde tavuk suyu vardı bir gün önceden hazırladığım. Malzemeleri göz kararı koydum tavuk suyuna göre ama siz de yapmak isterseniz yaklaşık 8 bardak tavuk suyu için bir büyük çay bardağı tel şehriye, 3 domates ve 1 tatlı kaşığı salça ve tercihinize göre yeteri kadar tuz kullanabilirsiniz.
Domateslerin kabuklarını soydum. Küçük küçük doğradım hepsini. 1 domatesi (doğranmış halde) ayırdım. Diğer 2 tanesini teflona yağ koymadan koyup orta ateşte salçalaşana kadar pişirdim. Diğer tarafta tavuk suyu ocakta kaynamaya başlamıştı. İçine hemen şehriyeleri, 1 tatlı kaşığı salçayı ve pişmiş domatesleri ilave ettim. Şehriyeler pişene kadar ağzı yarım kapalı orta ateşte pişirmeye bıraktım. 3-5 dakika sonra da ayırdığım domatesleri ilave edip, bir taşım daha kaynatıp, hem ocağın altını, hem de tencerenin kapağını kapatıp dinlenmeye bıraktım çorbamı.
Yemekler her zaman dinlenince güzel oluyorlar.
Çorbaya hiç yağ koymadım dikkat ederseniz. Zaten tavuk suyu da yağlı oluyor. Ancak son dokunuş için (ki çorbaya tadını veren bu) 1 tepeleme çorba kaşığı tereyağını kaserolde biraz nane ve biraz da kırmızı toz biber ilavesiyle köpükleri gidene kadar çevirip kızgın halde çorbanın üzerine döktüm ve "cossss", çorbamız hazırdır.
Nefis oldu. Denemenizi tavsiye ederim. Hem kolay, hem lezzetli.



Bu arada tariflerimi konu sırasına göre arşivlemek için sabahtan beri uğraşıyorum ama henüz başaramadım. Yakında çözeceğimi umuyorum.

6 Nisan 2006 Perşembe

Kaplan Dağı ve Rafet Amca'nın Kulübesi

Yazmak insana iyi geliyor. Rahatlatıyor. Yazarken sanki sizler karşımda oturuyormuşsunuz da beni dinliyormuşsunuz gibi hissediyorum. Aklımdan geçenleri yazıya dökerken düşüncelerimin hızına yetişmek için parmaklarım klavyede tıkır tıkır çalışıyor.

Dün işyerinde sistemler çöktü. Tam işlerimi toparlayıp blogumla ilgilenecek zamanlarımda öylece kalakaldım. Akşam eve döndüğümde de bahçeyle ilgilendim. Malum bahçemiz ekildi. Artık sulama zamanı da geldi. Bebek çimler çıkana kadar bahçemizi bizzat ben sulamaya kararlıyım. Zira geçen sene İsmail Amca (Mahallemizin ton ton bahçıvanı) sağolsun bahçeye o kadar su verdi ki en sonunda toprak yosun tuttu:-))) Bu kış da çok yağışlı geçtiğinden bahçe falan kalmadı bizim buralarda. Her neyse, kısacası dün bir türlü fırsat olmadı yazmaya ama Ege seyahatimizin son durağı Tire'nin Kaplan Dağı'nı özellikle yazmak istiyorum. Bir gün yolunuz oralara düşerse mutlaka uğrayın. Oraların havasını siz de koklayın.

Kaplan Dağı'na Tire'den 1,5km sonra ulaşıyorsunuz. Doğanın ihtişamını anlatmak zor. Tepeye vardığınızda tabelalar sizi meşhur "Kaplan Dağ Restaurant"a yönlendiriyor.
Arabayı restaurantın önüne park ediyoruz ve biraz yürüyüp bu muhteşem doğayı seyre koyuluyoruz. Yamaçlar ağaçlarla kaplı, baharın getirdiği renk cümbüşü içinde. Kuş sesleri sessizlikte yankılanıyor. Restaurant'ın sahiplendiği 2 küçük köpek koşturuyor peşimizden.


Kaplan Dağı'na geldiğinizde restaurantın hemen solunda küçük, gösterişsiz, ahşap bir kulübe göreceksiniz. İşte bu kulübe "bitki bilimci" Rafet Amca'nın kulübesi.

Rafet Amca bitkilerin sırrını çözmüş, ilmini almış bir köylü. Kulübesindeki raflarda bitkilerden yapılmış şişe şişe ilaçlar, sular ve kurutulmuş otlar yer alıyor. Sakin sakin anlatıyor bir kaç anısını. Maalesef kendisinden sonra gelen nesiller ilgilenmemişler bu işle. Bütün bildikleri kendisiyle birlikte yaşayacak ancak. Çok acı tabii... Pek çok değerimizi böyle zamanla kaybediyoruz. Üzülmemek içten değil.

Rafet Amca'dan 2 şişe kantoron yağı, 1 şişe ceviz tentürü, 1 şişe İsveç Şurubu ve 1 torba da oğul otu alıyoruz. Kantoron yağları ve ceviz tentürü eşim için. Kantoron yağı mide ülseri ve reflünün tedavisinde kullanılıyor. "2 şişe senin işini görür" diyor Rafet Amca. Ceviz tentürü de kolestrol için. İsveç Şurubu ise her derde deva sanki. Yanıklar, burkulmalar, böcek sokmaları, uçuklar ve daha neler neler... Oğul otu hem sakinleştirici hem de rahat bir uyku için. Uyku sorunu olan ananeme. Rafet Amca'dan alacaklarımız alıp methini çok duyduğumuz Kaplan Dağ Restaurant'a giriyoruz. Ege'nin çeşit çeşit otlarıyla yapılmış enfes yemeklerden tadıp İstanbul'a dönmek üzere yola koyuluyoruz.

4 Nisan 2006 Salı

Zamanın Durduğu Yer: Tire


Geçtiğimiz Salı sabahı erkenden Tire Pazarı'na gitmek için uyandık. Şirince'de gün, horoz sesleri ve doğan güneşin hafif serin ve buğulu ışıklarıyla taptaze başlamıştı bile. Kahvaltı etmeye vaktimiz olmadığından Selçuk'a inip Çakabey fırınına uğramaya karar verdik.
Şirince'den Tire yaklaşık 45 km. 1 saatten kısa bir süre sürüyor. Tire'ye geldiğimizde herhalde biraz erkenciydik ki daha pazar yeni kuruluyordu. Arabayı pazar yakınına park edip, Selçuk'taki Çakabey fırınının meşhur Ispanaklı börekleriyle kahvaltı yapmak üzere tipik bir köy kahvesine oturduk. Bu arada Tire'deki gündelik hayatın nasıl başladığına tanık oluyorduk. Pazar alışverişine gelen hanımlar arabalarıyla hızlı adımlarla ilerliyor, erkekler selamlaşıp hal hatır soruyorlar, dükkanların kepenkleri bir bir açılmaya başlıyor. Hava serin, hatta soğuk. Tanrım, İstanbul'daki hayatımızdan o kadar başka, o kadar tabi ki... Çaylar güzel demlenmiş, küçük cam bardaklarla servis yapılıyor. Börekler enfes.

1 hafta önceden "sihirlitur.com"da Tire ile ilgili yazılanları okuyup notlar almıştım. Bir bölüm o kadar güzel özetliyor ki Tire'yi;

"Salı günleri kurulan pazarda geleneksel Osmanlı kültürünü yaşatan izler görülüyor. Çarşının dükkanlarında semer yapanlar, keçeciler, ipçiler, urgancılar, saraçlar, yorgancılar, nalıncılar, yularcılar, hasırcılar dün nasılsa bugün de aynı heyecanla el sanatlarını sürdürüyorlar. Küçücük dükkanlarında kömür ütüsü kullanan terziler, henüz kuaför olmamış mütevazı berberler, marketleşmemiş bakkal kokan bakkallar yıllar öncesinden kalmış asılı tabelaları altında çalışıyorlar. Sokakların sessizliği, evler, cumbalar, çıkmalar, kapı ve pencereleri ile Tirede zamanın durduğu hissine kapılmanıza neden oluyor. "

Pazara henüz başlamadan öncelikle Tire'nin meşhur Cön Ailesi'nin keçe dükkanını ziyaret ediyoruz. Dükkan daha yeni açılıyor. Hemen buyur ediliyoruz. Tijen'in bahsettiği keçe terlikler tezgahta renk renk. ..... Bey (ismini hatırlayamadım:-() bize Başbakan'ın eşine gönderdikleri şalların birer örneklerini gösteriyor. "Daha yeni bir sipariş daha aldık köşkten" diyor. Kısa bir gösteri yapıyor bize, keçenin nasıl yapıldığına dair. "Gelen turistlere gösteriyoruz da, taaa İstanbul'dan gelen sizlere mi göstermiyeceğim" diyor.
Keçe dükkanının hemen yanında antika eşyalar satan başka bir dükkanı ziyaret ediyoruz. Dükkan sahibi aslen Tire'li değilmiş ama Tire'yi çok seviyor anlata anlata bitiremiyor. Hemen karadut çayları geliyor önümüze. Yine o küçücük cam çay bardaklarında. Ben çaya falan değil tamamen dükkandaki küçük objelere, antika el işlerine dalmışım tabii ki. Bir yandan da aklım pazarda.

İpçiler, urgancılar, semerciler, nalıncılar hepsi Tire çarşısında aynen Sihirli Tur'da yazdığı gibi başka bir boyutta hissettiriyor insanı. Sanki zaman bir yerlerde durmuş gibi hakikaten.

İşte pazara başlıyoruz. Çeşit çeşit otlar tezgahlarda. Köylü kadınlar otların başında. Güneşin kavurduğu yüzler. Ben başlıyorum sormaya. Bu ne otu, nasıl pişiriyorsunuz vs. diye. Canla başla anlatıyorlar. 'Al' diye tutturmuyorlar. Ben Tijen'in kitabında okuduğum tilkişenlerden almaya karar veriyorum. Biraz turp otu, biraz ısırgan derken ellerimiz torbalarla doluyor.
Peynirlerin satıldığı çarşıyı soruyoruz. Ahh hep Tijen diyorum ama ne yapayım. O daha yeni döndü buralardan. Mutfakta Zen'de yazmış, ben de not almışım. Çamur peyniri varmış Tire'nin. Almam, tatmam lazım. Bir de tulum peyniri var ki... O da ayrı bir lezzet. Keçi derisinde yapıyorlarmış. Hem eve, hem de kayınpedere alıyoruz. O da sever tulum peynirini. E tabii bir de tereyağ. Has mı has. Artık kesinlikle margarin kullanmıyorum evde. Çok gerektiğinde margarin yerine daha az miktarda tereyağ kullanıyorum. Ancak bu aldığımız yağ biraz aromatik. Yani kokusu daha farklı alışageldiğimiz markaların tereyağlarından. Çorbalara, pilava, omlete falan güzel oluyor da kek, börek için biraz yoğun olabilir.
(Not. Bu arada dün yaptığım şehriye çorbasına nane ve kırmızı biber ile çeviridiğim bu yağdan koydum. Nefis oldu. İlk fırsatta tarifini yazacağım)
Ardından Tire Pazarı'nın Tahtakale Çarşısı denen bölümüne gidiyoruz. İğne oyaları iplere dizilmiş. Hayran kalıyorum. Fiyatlar biraz yüksek tabii el emeği göz nuru. Tahta kaşıklar, havanlar, oklavalar vs. satılıyor başka bir tezgahta. Bir kaç kaşık alıyoruz kendimize. Bir de Esma'ya (Esma bizim evimizin ablası, yardımcısı herşeyi) havan, nihale vs. birşeyler alıyorum. Ellerimiz iyice dolup taşıyor ve biz arabaya zor zar gidiyoruz. Bir sonraki durak Kaplan Dağ'ı.
(Yarın da Kaplan Dağı'nı ve Rafet Amca'yı yazacağım)

3 Nisan 2006 Pazartesi


Selçuk Pazarı'ndan aldığımız ayva fidesi.

Şirince, Selçuk ve Tire; Ege'de kaldı aklımız...





4 günlük Ege seyahatimizden döndük. Hani tadı damağımda kaldı deriz ya... İşte öyle bir seyahat oldu bizim için.

Baharın gelmesiyle yemyeşil kırlar bembeyaz papatyalara bürünmüş. Şeftali ağaçları pembe çiçekleriyle yol boyunca sıra sıra dizili. Şirince köyü akşam üstü odun sobalarının tüten kokusu ile sessiz sakin... Ezan sesi içimi ürpertiyor.
Şehir hayatının insanı nasıl tükettiğini hayatın böyle yavaş, yalın, gösterişsiz aktığı yerlerde daha fazla hissediyorsunuz. Her ne kadar Şirince'de turistik bir köy olmasının etkileri görülse de akşam olup tur otobüsleri köyü terk ettiğinde köy hemen asıl kimliğine bürünüveriyor. Sessizlik, köpek havlamaları ve kedi miyavlamalarıyla bölünüyor sadece.

Efes Antik Şehri'nin yıllara meydan okuyan ihtişamı, Meryem Ana'nın etkileyici atmosferi derken Ege yemeklerinden de bahsetmeden geçemeyeceğim.

Tijen İnaltong'un "Tak Koluna Sepeti" adlı kitabında Bodrum pazarlarında köylü kadınların taze taze toplayıp sattıkları çeşit çeşit otlar ve bunlarla yapılan yemekler hakkında yazdıklarını okudukça bu tatlarla tanışmak için can atıyordum.


Cumartesi günü ilk olarak Selçuk'un pazarına uğradik. Köylüler neleri var neleri yok getirmişler, son derece şirin, küçük ama renkli bir pazar. Üstü çiçeklerle dolu kocaman bir armut fidesi aldık. Eşim dayanamayıp, bahçenin bir köşesine ekmek üzere patlıcan, domates ve biber fideleri de aldı. Ama asıl pazar iştahımızı Salı günleri Tire'de kurulan ve nam-ı dillere destan Tire pazarına sakladık. (Yarın Tire Pazarı)